Orhan Gökdemir: Pamuk’tan Nişanyan’a… Bunları yazmaya utanırım… Frankfurt kıraathanesindeki haini yazdım

Jürgen Habermas’ın da imzasının bulunduğu “Hamas’ın genel olarak Yahudi yaşamını yok etme niyetiyle gerçekleştirdiği katliam, İsrail’i misilleme yapmaya sevk etmiştir” açıklaması tartışma yaratmıştı. soL Haber yazarı Orhan Gökdemir bugünkü yazısında bu açıklamaya değindi.

“Kesintisiz savaş teorilerinden birini Hocamız Zafer Toprak’a borçluyuz.” diyen Gökdemir, “Birinci savaşı sona erdirdiğine inanılan Paris Barış Antlaşmalarında barışın sözde kaldığını, galiplerin Versailles, Saint-Germain, Neuilly, Trianon ve Sevr anlaşmaları ile barışı değil, mağlup olmuş ülkeleri çökertip, onları bir daha ayağa kalkamayacak duruma sokmayı, soyup soğana çevirmeyi amaçlandığını ileri sürdü. Birinci savaşın mağlupları bu anlaşmaları imza etmek için Paris’e çağrıldılar. Almanya 28 Haziran 1919’da Versaille’da, Avusturya 10 Eylül 1919’da Saint Germain’de, Bulgaristan 27 Kasım 1919’da Neuilly’de, Macaristan 4 Haziran 1920’de Trianon’da imzaladı. Osmanlı Devleti ile ilgili olarak bir anlaşmaya varamadılar. Sonuçta bu plandan sadece Sevr’e uymayı reddeden genç Türkiye Cumhuriyeti sıyrılabildi. Barış anlaşmaları aslında yeni bir savaşın fitilini ateşledi, dediği budur. Bu antlaşmalar sonucunda Avrupa’da son derece “şoven, irredantist, rövanşist” rejimler oluştu. Avrupa’da ortaya çıkan otoriter ve totaliter rejimlerin sorumlusu Paris Antlaşmalarıydı. Hitler’i iktidara taşıyan Versailles antlaşmasının ta kendisiydi. Demek ki savaşlardan ikincisi birincisinin kesintisiz devamıydı. Zafer Hocamızdan özetledim. Bu durumda, aslında 1914’te başlayan ve 1945’te sona eren tek bir dünya savaşı söz konusudur.” diye yazdı.

Gökdemir Birinci Dünya Davaşı’ndan bugüne dek uzanan tek bir savaş olduğunu belirterek “Esat’a silah çekip teslim olma çağrısı yapan Orhan Pamuk’u, Siyonizm’e destek konusunda Habermas’tan daha cüretkâr davranan Alman Gazeteci Deniz Yücel’i, “Kadir Mısıroğlu bilgili, zeki ve ahlaklı biriydi. Kemalistler bunu anlayamaz. Onlarda ahlak anlayışı yok” diyen ve Mustafa Kemal’in evlatlıklarıyla yattığını ima eden kaçak inşaat kaçkını Sevan Bedros Nişanyan’ı yazacaktım aslında ama elim varmadı. Habermas’a tahammülüm yok, bunları yazarsam utanırım, biliyorum. Aklını yitirmiş bir düzenin utanmaz militanlarıdır bunlar. Aklayamayacakları suç, temizleyemeyecekleri pislik yoktur.” dedi.

Gökdemir’in yazısının ilgili bölümü şöyle:

“Bilimlerin soğuk savaşın emrine verilmesinin yol açtığı çürüme belki de en trajik sonuçlarını “Marksizm Kıraathanesi” olarak adlandırılan Frankfurt Okulu üyelerinde açığa vurdu. Artık Marx’tan korkan Marksistler haline gelen kıraathane sakinleri giderek daha fazla psikanalize yakınlaşacaklardı. Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün Neo-Marksist Eleştirel teorisine psikanalizi katma girişimi cüret isteyen ve alışılmamış bir işti. Bu aynı zamanda Enstitünün artık kendisine dar gelmeye başlayan gelenekselleşmiş Marksist anlayışları aşıp geride bırakmak isteğini de gösteriyordu. Fromm “Özgürlükten Kaçış”ı tam da böyle bir zamanda yazdı. Kitabın özü, karşıdevrimin ihtiyaçlarıyla çakışıyordu. Çünkü o sırada Amerika “otoriteryanizme” karşı savaş açmıştı. Otoriter olan ise elbette ve kuşku götürmez bir biçimde Komünizmdi.

Marcuse, 1950’lili yıllarda yayınladığı bir çalışmasına amaca daha doğrudan hizmet edecek bir başlık koymuştu: “Sovyet Marksizmi.” Amerikan Kapitalizmi “eleştirel teori” için kapıları sonuna kadar açmıştı, çünkü “eleştiri”de artık Marksizm ve Komünizm yoktu.

Enstitü’nün savaş sonunda yeniden Frankfurt’a dönmesi doğrultusunu etkilemedi. Çünkü savaş sonrasının Batı Almanya’sı politik ve kültürel bakımdan artık Avrupa’nın en gerici büyük kapitalist ülkesiydi. Faşizm ve Anglo-Amerikan baskısı ülkenin Marksist geleneğini yıkmıştı, işçi sınıfıysa o gün için eylemsiz ve edilgendi.

1930’lu yıllarda Horkheimer tarafından savunulan “eleştirel teori”nin sosyalist pratikle olan bağları bütünüyle kopmuştu. Horkheimer, giderayak kapitalizmi açıkça savunacak kadar bayağılaştı. Frankfurt Okulu artık savaşın bir uzantısıydı.

Unutulmasın, neredeyse yüzyıla varan bir zaman aralığından söz ediyoruz. Bu yüzyılda yaşayanların dramı ölenlerden derindir. Jürgen Habermas yazıya bu vesileyle konuk oluyor.

Habermas, 1960’lı yılları takip eden iki on yılda “eleştirel teorisini” emekten vazgeçip, iletişim üzerinden yeniden şekillendirdi. Sınıftan vazgeçme, karşı tarafa geçmenin ilk belirtisidir, gerekçesi budur. Hayatı boyunca, dil, söylem ve müzakerenin doğasında bulunan akıl ve özgürleştirme potansiyeli ile meşgul oldu. Şakulü kaymıştı. 1990’ların sonlarında NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasını destekledi. Ukrayna’nın yanında saf tuttu. Tek çekincesi bu kışkırtmanın bir nükleer savaşa dönüşmesi tehlikesi nedeniyleydi. Eleştirel teori onu Batı’nın çürümüş düzeninin yılmaz bir savunucusuna dönüştürmüştü.

İsrail’in Gazze işgalinin en civcivli yerinde Frankfurt Goethe Üniversitesi’nden dört akademisyeni yanına alarak, İsrail’in saldırılarını destekleyen bir açıklama yaptı. “Hamas’ın Yahudilerin hayatlarına tamamen son verme niyetiyle başlattığı katliam, İsrail’in karşı saldırı yapmak zorunda kalmasına yol açtı” denilen açıklamada, İsrail’in verdiği karşılığın “prensip olarak meşru” olduğu iddia ediliyordu. İsrail’in eylemlerinin soykırım niyeti taşıdığına dair değerlendirmeler tamamen yanlıştı.

Şaşırtıcı değil, Habermas’ın aralarında olduğu bazı Batılı entelektüeller, 2012 yılında da, Suriye’deki iç savaşın birinci yıldönümünde açıkça Batılı saldırganlardan yana saf tutmuştu.

Marksizm dememek için “eleştirel kuram” diye bir şey uydurmuşlardı. Ömürleri Marksizm’in inkârı ile geçti. Okulun son temsilcisi Habermas Marksist değildi, filozof olduğu da artık kuşkuludur. Filozof tabir ediyoruz ama savaşta karşı tarafın silahlı külahlı bir neferidir.

Esat’a silah çekip teslim olma çağrısı yapan Orhan Pamuk’u, Siyonizm’e destek konusunda Habermas’tan daha cüretkâr davranan Alman Gazeteci Deniz Yücel’i, “Kadir Mısıroğlu bilgili, zeki ve ahlaklı biriydi. Kemalistler bunu anlayamaz. Onlarda ahlak anlayışı yok” diyen ve Mustafa Kemal’in evlatlıklarıyla yattığını ima eden kaçak inşaat kaçkını Sevan Bedros Nişanyan’ı yazacaktım aslında ama elim varmadı. Habermas’a tahammülüm yok, bunları yazarsam utanırım, biliyorum. Aklını yitirmiş bir düzenin utanmaz militanlarıdır bunlar. Aklayamayacakları suç, temizleyemeyecekleri pislik yoktur.

Uzun savaşın sonuna yaklaşıyoruz, çatışmanın ışığına yakalanan sineklerin hikayesidir anlattıklarımız. Neredeyse yüzyıla varan bir savaştan söz ediyoruz. Savaşın sonuna yaklaşırken taraflar birbirine kurşun yerine ideoloji fırlatıyor ve kayıplarımız artıyor. Tüyler ürpertici dramların tanığıyız ve uzun savaşın sonunda yaşayanların dramı ölenlerden ağırdır.

Sayım yapıyoruz, kayıplarımızı ve hainlerimizi tasnif ediyoruz, tarihe not düşüyoruz. Savaş bittiğinde herkes gideceği yere hak ettiği biçimde uğurlanacaktır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx